Bilimsel Paradigmada Psikolojinin Yeri ve Psikoloji Bilim Değildir Diyen Görüşler - Psikoloji Bilimi
   
         

Bilimsel Paradigmada Psikolojinin Yeri ve Psikoloji Bilim Değildir Diyen Görüşler

Bilimle ilgili sayısız tanımlar yapmak mümkün olup, bu tanımların çoğu ortak bir felsefi içerikte buluşur.

O da, bilgiden beslenen ve bilmek eyleminin semantik içeriğinin oluş hali olup ucu açık bir süreci işaret etmesidir. Böyle olunca, bilimsel düşüncenin çağlara göre değişen yöntemleri dikkate alınıp en baskın yöntem genel bir çerçevede sunulur. Buna bilimsel ‘paradigma’ demek hatalı olmayacaktır.

Bilimsel paradigmalar ortaya atıldıktan sonra da kabul görebilir. Örneğin Aristoteles tek başına planlamadığı halde düşünceleri asırlarca bir paradigma olarak kabul görmüştür. XIII. yüzyılda Roger Bacon, Robert Grosseteste gibi isimler Aristoteles anlayışını yıkmamalarına rağmen dönemlerindeki bilimsel anlayışa yeni bir soluk getirmeye çalışmışlardır. Orta Çağ boyunca nominalist (adcı)7 görüşler tümeller tartışması çerçevesinde süregelmiştir. Elbette bu çağda baskın görüş metafizik olup, bu açıdan kurulan bilimsel paradigmaya pozitivist açıdan bakmak mümkün değildir.

Guillelmus de Ockham ile birlikte birey psikolojik yapı olarak Tanrıyla ilişkilendirilirken aynı zamanda görünen yapısı itibariyle gerçek aleminde ele alınan bir deneyciliğe giden yolu açmıştır. Ockham, sürekli değişen insanı ‘birey olarak deney yapabilir’ şeklinde ele almıştır. Ancak belirtilen, insanın deneye konu edilmesi değil, doğanın deney için söz konusu olmasıydı (Ömerustaoğlu, 1999: 40). Buradaki yeni açılım ise, insanın bir birey olarak ele alınmasının ötesinde, ‘ruhsal birey’ tanımlamasıyla doğada deney yapabilme özgürlüğünü dinsel açıdan tartışmaya açmaktı.

Dolayısıyla Orta Çağ için psikoloji hem bir bilim olarak ele alınmamıştır hem de insanın deneye konu edilerek laboratuvar malzemesi olması dönemin skolastik paradigmasına (Aristocu bilimin Hıristiyanlıkla uyumluluğuna) ters düşmüştür.

İnsanın laboratuvar ortamına alınması ise sayısız değişkenleri bir araya getirmektedir.

Ayrıca insan aynı kültür içinde dahi bağdaşıklıktan uzaklaşabilmektedir. Bu açıdan bilimsel paradigmanın kuruluş safhasında bile psikolojinin nasıl bir devrimci rol üstleneceği konusunda belirsizlik vardır. Dolayısıyla psikolojinin bilimsel paradigmada nasıl bir yer edineceği, pozitivist ya da neo-pozitivist bilim kategorisine nasıl sokulabileceği düşündürücü bir konudur.

Bilim tarihi açısından modern dönemlerde psikolojinin bilimsel paradigmada yer edinişi elbette söz konusudur. Bu noktada psikolojik bilgilerin dönemlere göre seçiciliği de dikkate alınmalıdır.

Örneğin Kuhn, ‘Bilimsel Devrimlerin Yapısı’ adlı eserinde bilimsel ilerleme ile devrimsel anlayışı birlikte ele almıştır. Bu da bilimin tarihsel sürecinde durağanlıklarla bir yere gitmediğini, ancak devrimsel bir ivme kazandığında önemli aşamalar kat edildiğini göstermektedir.

Devrimsel bilim sürecindeyse bir bilim tarihçisi dönemin ilmi bakış açılarını dikkate alarak, sadece bilimsel olguların nasıl ve ne zaman ortaya çıktığını açıklamakla kalmayıp, aynı zamanda neyin bilimsel olgu neyin efsane veya mitoloji olduğunu görebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Yani seçicilik konusunu ihmal etmemelidir. Şayet geçmiş bilimin tamamına sahip çıkılırsa, bu kez de hurafeler kapsama dahil olacaktır (Kuhn, 2003:59-60).

Thomas Kuhn paradigma kavramına önem vererek bilim sınıflandırmasını paradigma öncesi ve sonrası şeklinde tanımlamıştır.

Kuhn, psikolojinin bilim olup olmadığını ise pek tartışmak istemez. Psikolojiyi bilim dairesi dışında tutmayıp ‘bilim olma sürecinde’ olduğunu belirtir. Bir bakıma doğa bilimlerinin bilimsel paradigmaya kavuşmadan önceki halini günümüzde psikoloji yaşamaktadır.

Yani ona göre psikoloji, paradigma öncesi sosyal bilimlerin gelişim sürecini yansıtmaktadır. Buradan hareketle Kuhn, psikolojiyi doğa bilimleri ve sosyoloji gibi diğer sosyal bilimlere nazaran olgunluğa ulaşmış bir bilim olarak kabul etmez. Bu bakış açısı aleyhte görüş olmasına rağmen psikolojiyi bilim dairesinden de çıkarmayıp sadece olgunluğa ulaşması için zamana ihtiyacı olduğunu belirtir. Bunun dışında psikolojinin yöntem ve tekniklerini eleştirerek bilim değildir demek ya da yeterlidir diyerek bilim demek daha çok insani duygu ve tutkularının tepkisidir (Kuhn, 1991: 152).

Paul Fraisse ise, psikolojinin tek bilimsel yaklaşımı olan deneysel psikolojiye odaklanarak eleştirilerini üç noktada toplar. Birincisi; deneysel psikoloji tekil ya da tikel sonuçlara ulaştırabilir, fakat tümel gerçeklere ulaştıramaz. Zira doğa bilimlerinin sosyal bilimlerde olmayan zayıflığı bu tümelliktir, yani kişilere göre değişmez.

Biyoloji, Fizik, Kimya, Astronomi gibi doğa bilimleri değişken olabilen bireysel mizaçlara ve kişilik yapılarına göre değil, evrensel bilim yöntemlerine göre a posteriorik (sonsal)8 olarak şekillenebilir. İkinci eleştiri; deneysel psikolojinin tümel değil bireysel psikolojik tahlil sonuçlarını vereceği üzerinedir ki, ilk eleştiriyle ortak bir anlam düzlemine sahiptir.

Üçüncü eleştiri de aynı şekilde diğer eleştirilerle benzeşir.

Deneysel metodun nesnelci değil, öznel verileri ortaya çıkaracağını ifade eder. Bundan dolayı deneysel psikoloji, psikoloji bilim midir temel sorusuna içerdiği değişkenlikten dolayı net yanıt veremez (Delay ve Pichot, 1975: 329-331).

Psikanalitik yaklaşımla psikolojinin bilimselliği üzerine yapılacak tartışmalar da genel bir eğilim olarak ele alınabilir. Ancak psikoloji bilim midir sorusunda esas alınması gereken husus psikanalitik yaklaşım değil, psikanalitik doktrin olmalıdır. Zaten psikanalitik doktrin diğer psikolojik yaklaşımlarla iç içe olup, deneysellikle elde edilecek veriler göreceli olacağından psikoloji bilim midir? sorusunu yine tam açıklayamaz. Nedeni ise; psikanalitik yaklaşımda doğa bilimleriyle uzlaşamayacak görüntü sergileyen modüler yapılar vardır (Delay ve Pichot, 1975: 333-335).

Psikanalitik yaklaşımdan yola çıkarak psikolojinin bilim olduğu düşüncesi başka zayıf noktalar da içerir. Bunu bir örnekle açıklamak mümkündür. Evrenin herhangi bir köşesinde dünya dışında hayat vardır önermesi yanlışlığı kanıtlanamayan bir önermedir. Bu önerme doğrulanana kadar kesin doğruluk kabul edilmeyeceği gibi, yanlışlanana kadar da kesin bir dille yanlıştır denilemez. Bu da önermeyi olduğu gibi kabul etme gerekliliği riskini doğurur ki, Karl Popper buna işaret etmiştir.

Aslan’a göre Freud ile başlayan psikanaliz yaklaşımı da bu türden bir önerme içerir.

Freud’un bilinçaltına varmak için rüyaları bir araç olarak görmesi sadece bir postulat (ön doğru)9 ortaya koyacaktır. Oysa ki bu postulat belki de gerçekte yanlıştır. Bilimin temel mantığında ise olma-olmama arasında gelgitler olmaz. Bu nedenle psikanaliz dışında diğer psikoloji yaklaşımları da benzer postulatlarla hareket edeceğinden bilimselliği üzerinde tartışmak gerekir. Freud terapi yaparken nevrozların tedavi edilebileceğini ileri sürerken pozitif bilimin metodunu takip ettiğini ifade etmiştir.

Ona göre terapistin gözlemleri hipotezler doğurmakta ve gerekli olduğunda bu hipotezler farklı oluşturulabilmekteydi. Bununla birlikte Freud’un deneysel gözlemler vazgeçilmez değildir söylemi evrensel bilimsel yöntemle de çelişmektedir. Ayrıca kendi söylemlerine bilimsel şüpheyle bakılması gerekmediğini ima etmesi bilimsel nesnel yöntemle yine çelişmektedir.

Bu sorunsal özellik, yaptığı bazı genellemelerde de görülmektedir. Ayrıca Freud ile başlayan psikanalist görüşler, Popper tarafından eski bir efsane olarak betimlenmiştir. Kipman’da bunu eleştirirken psikanaliz-kuantum fiziği arasında ilişki kurarak bu yaklaşımın belirsizliğe işaret etmiştir. Belirsizlik ise bilimsel düşüncede pek istenmeyen durumdur (Aslan, 1991).

Özetle, psikoloji bilim değildir diyen görüşlere bakıldığında eleştiriler iki temel noktada toplanır. Birinci eleştiri; bilim felsefesi açısından psikolojinin yeterince olgunluk düzeyine gelmediği, fakat yine de bilim disiplini içine alınması gerektiğidir. İkincisi eleştiriyse; psikolojinin bilime ait temel evrensel ilkelerin hepsini kapsamadığıdır.

You may also like...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.