Psikoloji Bilim midir?

Konuya keskin ifadelerle Psikoloji bilimdir ya da Psikoloji bilim değildir şeklinde yaklaşmak yerine lehte ve aleyhte yaklaşımlarla bakan görüşleri ifade edip tartışmayı geliştirmek daha yerinde olacaktır.

Ayrıca konunun içeriği başka bir tartışmayı da gündeme getirir. O da, psikoloji bir sosyal bilim ise, sosyal bilimler doğa bilimleri gibi bir bilim midir? Sosyal bilimler bilim midir? sorusu konunun kapsamı dışında kaldığı için, sosyal bilimleri bilimler sınıfına almak şeklindeki bir doğru kabul ile hareket edilecektir.

Psikolojiyi Bilim Kabul Eden Modernist Görüşler

Psikolojiyi, ruh kavramıyla ele almayıp sadece bilim olarak ele alan modernist görüşler çoğunlukla kuramların kurucuları ve takipçileri olmuştur. Bunun dışında bilim felsefecileri ve bilim tarihçileri de konuyu hem sosyal bilim hem de sosyal bilim içinde yeni gelişen bir bilim midir? şeklinde ele almıştır.

Psikoloji yaklaşımlarına bakıldığında, psikolojinin bir bilim olarak benimsendiği görülmektedir. Modern psikolojinin kurucusu Wundt (1832-1920) kronolojik açıdan psikolojiyi bilim kabul eden, hatta bu uğurda yıllarca laboratuvarda deney yapmış ilk kişidir. Onun kurucu ünvana sahip olmaya layık görülmesinde kuşkusuz ‘Fizyolojik Psikolojinin İlkeleri’ isimli kitabı etkili olmuştur.

Wundt’un hareket ettiği paradigma ise dönemine damgasını bulan klasik tarzdaki pozitivist bilim anlayışı idi. Ona göre doğa bilimlerinde gerçekleştirilen zorunlu deneysel yöntemler insan psikolojisi için de söz konusu olabilir.

Dolayısıyla bir psikoloji laboratuvarında davranışları da kapsayacak içe bakış yöntemi test edilebilirdi.

Buradan yola çıkan Wundt psikoloji tarihinde bir ilk olan psikoloji laboratuvarını kurmuştur. Dolayısıyla 1879 tarihi modern psikolojinin ilk kuruluş tarihi olup, ilk doktora tezi de 1878’de Granville Stanley Hall tarafından bitirilerek Harvard Üniversitesi Felsefe Bölümünde kabul edilmiştir. Görüldüğü üzere, psikolojinin bir bilim dalı olarak incelenmesi felsefe disiplini altında başlamıştır (Gözütok, 2013: 1).

Wundt, deneysel psikolojiyi, diğer bir deyişle doğa bilimlerindeki yöntemsel süreci psikolojide deneyen ilk kişidir. Akademik görevleri sırasında bilime bakışı ve deneysel çalışmalara yol açan görüşleri sonucunda 1879’da somut bir sonuç üretmiştir. Deneysel araştırmaları esas alan bir laboratuvar inşa etmesi hem kendisi hem de psikoloji bilimi için bir dönüm noktasıdır. Bu eksende yöntemsel değişikliğe gitmeden 41 yılda birçok deney gerçekleştirerek evrensel sonuçlara ulaşmayı ümit etmiştir. Onun başlıca amacı, yaşanılan kavrayış dolu tecrübelerin unsurlara ayrılması gerekliliği idi.

Wundt’un laboratuvarında fıstık deneyi yapılarak, uzman katılımcıların fıstık tadını farklı tat alma duygusuyla açıklaması bulgu olarak değerlendirilmiştir. O halde tat duygusu, bilimsel içeriği dışında psikolojik bir bilinçlenmenin de test edilmesi idi. Metodun adını ise iç gözlem olarak ifade etmiştir. Bu yönteme göre kapsamlı biçimde tecrübelere başvurmadan bir nevi çeşnici sonuçlar elde edilmiştir.

Ancak onun bu deneysel yaklaşımı bilim çevresinden eleştirileri artırmıştır.

Zira grup halindeki bilinçli deneyimsel yaklaşımlar çelişkili sonuçlar üretmiştir. Buna karşın Wundt, bu basit deneylerin fonksiyonelliği üzerinde durmayarak, bilinç kavramını deneysel pozitif bilim sonuçlarıyla ilişkilendirmiştir (Bruno, 1996: 69-71).

Wundt uzun yıllar boyunca sayısız deney yapmasına karşın bilimsel gerçekliği ciddi şekilde ele alınabilecek sonuçlar üretememiştir. Bununla birlikte Wundt’un başardığı bir konu, davranışların denetimli şartlarda gözlenebilmesidir. Ancak yaşamsal döngünün çoğu olayını laboratuvarda hem incelemek mümkün değildir hem de incelenebilen durumlarda geçerli sonuçlar üretmek zordur. Buna karşın onu, entellektüel alana girerek akademik bir disiplinde konuyu ele alan bilgin olarak görmek mümkündür (Zangwill, 2012: 19-20).

Ebbinghaus’da (1850-1909) hafıza konusunda deneysel psikoloji yöntemini kullanmıştır. Dolayısıyla deneysel çalışmalar Wundt ile başlayıp bitmemiş, günümüze uzanan bir araştırma alanı ortaya çıkarmıştır. Ebbinghaus ise Wundt’dan farklı bir bakış açısıyla psikolojik deneyler yapmıştır. Bu yöntemin temelinde hiçbir anlamı olmayan hecelerden liste oluşturmak ve buna göre bellek araştırmaları yapmak vardı. Bu da bilişsel psikolojinin önünü açan bir gelişmedir (Can, 2010: 284).

Görüldüğü üzere yapısalcı modernist düşünürler psikolojiyi bilimsel bir disiplin kazandırmaya çalışarak bilim olduğu yönünde görüş ortaya koymuşlardır.

Tıp biliminin psikiyatrik hastalıkların tedavisinde psikolojiyle işbirliği de bilimsel gelişimine olanak tanımıştır.

Bu açıdan Avusturyalı psikiyatrist Alfred Adler, tıbbi bilgiler dışında psikolojik bulgulara yönelerek Bireysel Psikolojinin temelini atmıştır. Adler psikanalizin de ötesine geçip toplumsal yönüne işaret ederken tıpta kullandığı bilimsel metodları araştırmasında kullanmıştır.

Freud ile de bilimsel çalışmalarda bulunan Adler, kurduğu dernekte araştırmalarına hız verirken 1920’li yıllarda pozitivizmin de etkisiyle deneysel yönteme girişmiştir. Ayrıca öğrencilerin psikolojik sorunlarının çözümünde daha aktif olunmasını önermiştir. İnsanın sosyalleşme duygusunu doğuştan kabul ederken, psikolojiyi biyoloji ile sentezleyip bilimsellik kazandırmıştır (Altıntaş, 1992: 49-50).

Adleryen Yaklaşımı esas alan araştırmalara bakıldığında da psikolojinin bilimsel metodları ilke edindiği görülmektedir. Örneğin 1973’te yapılan bir araştırmada 2474 psikiyatrik vakada çeşitli değişkenler ve psikolojik ilişkiler incelenmiştir. Doğum sıraları dikkate alınarak gözlem, istatistik ve analitik-sentetik çalışmalara yer verilmiştir.

Dolayısıyla Adleryen Yaklaşım örneğinde olduğu gibi psikolojiye bilim açısından bakılarak, diğer bilimlerdeki çağdaş yöntemler kullanılmıştır. Yine bu eksende Lester psikolojiye bilimsel bakış kazandırarak, doğum ve özkıyım arasındaki psikolojik ilişkiyi diğer sosyal bilimlerin metodlarıyla ele almıştır (Akdoğan, 2012: 103).

Psikolojiye bilim gözüyle bakan önemli bir modernist bilim insanı da John Watson’dur. John Watson (1878-1958), psikolojide davranışçı kuramının da mimarı olmuştur. İnsan psikolojisine bilimsel bakış kazandırmak için pozitif doğa bilimlerine benzer yöntemle yaklaşarak doğaya bakışı denemiştir.

Hayvanların davranışlarını inceleyerek insan psikolojisine benzer ve farklı yönleri üzerinde durmuştur.

Ona göre bir biyoloğun doğada gözlemi gibi, bir psikolog da doğadaki hayvanları gözlemelidir. Böylece doğayla iç içe bir insan psikolojisi bilimsel temellere oturacaktır. 1925’de yayımlanan ‘Behaviorism’ (Davranışçılık) isimli kitabı Davranışçı kuramını ortaya koymakla kalmayıp psikolojiyi bilimsel disipline sokan yöntemleri de belirtmiştir. Gözlem, test, görüşme ve şartlı refleks yöntemlerini kuramın takipçilerine önermiştir.

John Watson, psikolojinin bilimselliği tartışmalarındaki duygu kavramını da biyolojik açıdan incelemiştir. Ona göre duygular değişken olsa da, genellemeye girebilecek benzerlik taşır ki, temelinde fiziksel beden tepkisi vardır. Her duygu, bedenin metabolizmasıyla hormonal bir salgı şeklinde olaylara verdiği tepkidir (Cengil, 2002: 23-25).

Psikolojiye bilim lehinde yaklaşan önemli ekollerden biri de Bilişsel Psikolojidir. Bu yaklaşım insan davranışlarının incelenmesinin söz konusu olabileceğini ileri sürer. Ayrıca insan davranışlarının ortaya çıkardığı süreci direkt inceleyebilme güçlüğünü de kabul eder. Bununla birlikte psikoloji bilimler sınıflamasına dahil edilir. Zira davranış süreçleri değişkenlik içerse de deneysel yöntemlerle yeni yargılara ulaşma imkanı vardır.

Psikolojinin önermeden önermeler çıkarması da bilim felsefesinin vurguladığı bir bilimsel düşünce sistemidir. Karşılaşılan güçlük insan zihninin bilişsel karmaşıklığı olup bunu da modeller geliştirerek aşmak mümkündür. Bu açıdan en temel model bilgisayarlar olup, bilgi işlemenin bilinçte gelişimini teknik gözlemlerle açıklayarak psikolojiye sosyal bilim tarafında bakılır (Gülgöz, 1996: 25).

Psikolojiye bilimsel bakan psikiyatr T. Hermann Meynert (1833-1892) ise, insan davranışı ile beyin korteksi arasındaki ilişkiye vurgu yapar. Bir çocuk ateşe dokunurken elinin yandığını öğrendiğinde, yeniden hata işlemeye engel olan davranışa yol açan husus beyindeki tat alma merkezidir. Dolayısıyla psikolojik açıklamalar ile doğa bilimi arasındaki ilişkiyi dile getirerek pozitivist bir yaklaşım sunmuştur (Gözütok, 2013: 63-64).

Psikoloji bilimdir diyebilmek için bilimin temel mantığındaki bilginin sınıflandırılıp sistemleştirilmesi de gerekir.

Bulgular sistemleşince kuram halini alır ve genellemeye açık hale gelir ki, bu da bilimsel bilgiye işaret eder. Bu açıdan Abraham Maslow’da (1908-1970) psikolojinin bilimselliği tarafında bakış geliştirmiştir.

Ona göre insan davranışları bütüncül olup insanidir. Bu karmaşıklığı anlamak içinse, bütünü parçalara ayırıp, parçadan bütün genellemesine gitmek gerekir. Yani temel amaç yine insanı bütüncül ele almaktır ki, Gestalt yaklaşımı da bunu benimser. Dolayısıyla modernist görüşlerden olan insancıl psikoloji ve gestaltçı yaklaşım psikolojiyi bilim olarak değerlendirirken gerektiğinde parçalara ayrılmasına itiraz etmez, ancak nihai hedef olarak bilimsellikten kopulmamasını sağlayacak bütüne varmayı da zorunlu görür (Kuzgun, 1985: 1-2).

Christian Von Ehrenfels öncülüğünde gelişen Gestalt Psikolojisi yaklaşımı da psikolojiye bilimsel açıdan yaklaşır. Bu modernist bakış, özellikle Deneysel Psikolojinin bilimsel yöntemindeki yetersizliğinden yola çıkmıştır. Bir bakıma psikolojinin bilim olarak kabul edilmesindeki sorunsalı aşmaya çalışmıştır. Bu sorunsal; parçalardaki değişkenliğin fazla olmasının genellemeye imkan tanımada güçlük çıkarması idi.

Gestaltçı yaklaşıma göre parçalarda olmayan mevcut nitelikler sadece bütünde görülmektedir. O halde parçalardan genelleme yapmak hatadır, bütündeki ortak niteliklerden yola çıkılarak psikolojiye bilimsel bakış yerleştirilmelidir. Örneğin Einstein’ın görecelilik kuramı bu ekole ışık vermiştir. Newton’un fizik prensiplerinin dışına çıkan Einstein’a göre, zaman her yerde aynı hızda olmayıp farklı evrensel ortamlarda değişebilmektedir.

Gestaltçı yaklaşım da bu astrofizik görüşlerden etkilenerek, fizik görüşlerini insanın psikolojik hallerine uygulanıp kuramsal içeriğine doğa bilimleri bakışı katmıştır. Böylece psikolojinin modern bilimlerden biri olduğu açıklanmaya çalışılmıştır. Yani insan davranışları, Einstein’ın zaman görüşü gibi farklı ortamlarda değişken olabilir; fakat Newton yasaları gibi evrenin her yerinde bütün olarak genellemeye açıktır (Bruno, 1996: 154).

Freud öncülüğünde kurulan Psikanaliz ise halen gelişime açık bir yaklaşım olarak, psikolojiyi bilimsel açıdan incelemeye çalışmaktadır.

Bebeklikten itibaren bilişsel gelişimde aile çevresinden diğer edinilen çevrelere kadar bastırılmış duyguların açıklanmasına odaklanılmıştır. Psikolojiyi bilimsel açıdan ele alınmasına olanak veren ise bu patolojik vakalarıdır.

Freud ve Breuer; patolojik vakaların çözümlenmesinde tıbbın yetersiz kalması ve sonrasında hipnoz yöntemlerinin de yetersizliğinden dolayı bilinçaltına yönelik yöntemi devreye sokmuşlardır. Bilinçaltında yer alıp toplumca uygunsuz karşılanan düşüncelerin, bastırılsa da bilinçüstündeki gerçekliğe göre kuvvetli tesir yaratmasının açıklaması Freud yönteminin çekirdeğini oluşturur (Merkit, 2015: 30).

Terapi yöntemiyle yola çıkılarak sosyolojik, politik ve daha birçok sosyal bilime ışık tutan sonuçlar üretmesi açısından psikolojiye bilimsel bir zenginlik katmıştır. Bununla birlikte psikanalizin terapi ve bu eksende kullanılan diğer yöntemsel kavramlarının; doğa bilimleri, sosyoloji ve tarih gibi metodolojilerden farklı olduğunu belirtmekte yarar vardır. Psikometri de psikolojiyi bilimsel nitelik kazandıran önemli bir alandır. Matematiksel yöntemlerden hareket edilerek psikolojiye ve psikiyatriye niceliksel bir açılım kazandırılmıştır.

William James ise İşlevselcilik ekolünün kurucusu olarak psikolojinin bilimsel niteliğini doğrudan tartışmaya açarak şu sözleri sarfetmiştir: “Psikoloji bir bilim değil, bilim olma yolunda bir ümittir”. Bu sözden de anlaşılacağı üzere psikoloji yaklaşımlarının kurucuları ve takipçileri psikolojinin sosyal bilimlerin dışında tutulmasının yanlış olacağına işaret etmiştir.

Bu sözden iyimser bir bakışla eleştiri yapmak mümkünse de, doğa bilimlerine yönelik de İlk Çağ’dan Sanayi Devrimine kadar toplumsal bir ön yargı olduğu belirgindir. Dolayısıyla psikolojiyi doğrudan bilim değildir şeklindeki açıklama sorun içermektedir. Ayrıca tıp tarihi de animist temelli tıp görüşlerden modern tıp bilimine geçene kadar birçok eleştiriye uğramış idi. Dolayısıyla psikolojinin bilimsel disiplin haline girmesinin önünde uzun bir yol olması bilimsel olmadığı hipotezini doğrulamaz.

Henri Pieron’da psikolojiyi bilim olarak görüp biyolojik bilimlere katkı sağlayan bütünleştirici niteliklere sahip olduğunu belirtmiştir. Ona göre çevresel ilişkilerin temelinde davranışların genel özellikleri etki bırakır. Bunun yasalarını ise yine psikoloji verecektir (Zangwill, 2012: 10-16).

Modernist düşüncede ‘psikoloji bilimdir’ şeklinde yola çıkıldığında pozitivizmden beslenmemekse olası değildir.

Pozitivizmin psikolojiyi getirdiği süreç ise; Wundt’un psikolojik fizik kavramından Gestalt yaklaşımının katkısıyla ortaya çıkan beden-zihin ilişkisine doğru devam etmiştir. Sonrasında beyin-biliş ilişkisine kadar uzanmıştır. Davranışlar biliş düzeyine indirgenerek psikoloji daha disiplinli hale sokulmuştur. Psikolojik tekniklere yönelik eleştirilerinse teknolojinin gelişmesine paralel bir şekilde giderileceği beklenmektedir (Korkman, 2015: 17-18).

Feldman yazdığı bir makalede psikolojinin bilim olup olmadığını tartışmıştır. Ona göre psikoloji sosyal bilim midir yoksa ilahiyat ve edebiyat gibi beşeri bilim disiplinine mi dahil edilmelidir sorusu oldukça önemlidir. Bilim gözleyebildiği her şeyi mikroskop, teleskop vb ölçüm araçlarıyla inceler. Kimyagerler deney tüplerine dalar gider. Peki insan davranışı bir mercek altına sokulabilir mi?

Örneğin depresif insanlara yapılabilecek ölçüm sadece psikolojik testlerdir.

Ancak testlerde yalan söyleme riski ise her zaman vardır. O halde doğrudan değil de dolaylı ölçümlere başvurmak daha sağlıklıdır. Sosyoloji ve tarih bunu yaparken onlara sosyal bilim deniliyorsa, psikoloji de bir sosyal bilimdir. Sorun psikolojik hipotezler ise doğa bilimcileri de bu yöntemi kullanmaktadır.

Psikolojinin bilim olmadığına dair söylemlerin başlıca etkeni medya yayınlarıdır. Bilimsellikten uzak kişisel gelişim kitapları, yine bilimsellikten uzak psikoloji web siteleri, gazete yazıları psikolojinin yöntemselliğini adeta magazine dönüştürüp sorgular hale getirdiği gibi oldukça haksızlık yapmaktadır.

Önemli bir konu da, psikologların kişisel deneyimlerini anlatarak zihinlerde genelleme çağrışımı uyandırmasıdır. Oysa ki, psikoloji ve kuramlardaki kişisel deneyimler değil, bilimsel şüphecilik temel ilkedir. Bilimsel ilkelerden kopmadıkça psikoloji bilimselliğini koruduğu gibi bu yönde kendini de geliştirecektir. Bu açılardan bakıldığında psikoloji kesinlikle bir bilimdir (Feldman, 2017).

Psikoloji Bilim midir?

Psikoloji bilim midir? Bu soruyu başka açılardan sorularla daha da ileri götürmek mümkündür: Psikiyatri (belli sayıdaki hormonal ağır sapkınlıkların araştırılması haricinde) bir bilim midir?

DSM,10 uygulamada geçerliliği tartışmalı bir kitap mıdır? Örneğin ‘ilacı içince iyileştim’ sanısının bilimsel bilgi diye sunulması tartışmaya değer bir konudur. Bilimin temel yöntemleri doğal bilimlerine içkin durumdayken ve bunun sosyal bilimlerde uygulanması bile sorun iken, öznel değişkenliğin fazla olduğu psikolojinin bilim olduğu savı zayıf noktalar içermektedir.

Deneysel psikoloji de, doğa bilimlerinin doğrulama-yanlışlama yöntemsel kabiliyetinden uzaktır. Bunun dışında, terapiyle birlikte Fatiha Suresi 4. ayeti ve dua kavramının içselleştirilmesi, psikolojik konuların bilim dışında da ele alınmasına yol açan ayrı bir metafizik değerlendirme konusudur.

Bilim tarihinde bilgiyi seçmedeki hassasiyet psikoloji açısından da önemlidir. Ancak pozitif bilimler açısından doğal olaylardan edinilen bilgiyi laboratuvara sokmak mümkün iken, bilimin öznesi olan insan laboratuvarda nasıl test edilecektir? Psikolojinin bilimsel paradigmada nasıl yer alabileceğinin sorunu da burada yatmaktadır. Çünkü bilim devrimsel yapısını insan tarafından ortaya koymakta ve insanı değil doğayı laboratuvar içine almaktadır.

Bu kısa tartışmada gelinen noktayı özetlemek gerekirse; psikolojinin modüler yapılarını genel modellere henüz dönüştüremediğini ileri sürmek hatalı olmaz. Wundt tarzı denemelerinse ‘kesinlik’ doğurmadığı bilim tarihi ışığında ortadadır. Bununla birlikte, bilim felsefecisi Kuhn’un görüşleri de dikkate alındığında, psikolojinin diğer sosyal bilimlere göre olgunluk düzeyine erişmesi için biraz zamana ihtiyacı olduğunu belirtmek gerekir ki, bu da psikolojinin sosyal bir bilim disiplini altında alınması gerekliliğini vurgulayan önemli bir bakış açısıdır

You may also like...

7 Responses

  1. Süleyman Uzun dedi ki:

    bugün insanlar hala “psikoloji bir bilim mi?” diye google’a sorup cevap arıyorsa ve öyle olduğunu savunanlar kadar karşı fikirde insanlar da varsa… yani hala tartışılan bir mevzuysa… psikoloji bir bilim değildir.

  2. Ceren dedi ki:

    Merhaba, bu yazının kaynaklarına nasıl ulaşabilirim acaba?

  3. Ömer azi metehan dedi ki:

    Yani bilim sayılabilir, ancak bazı durumlarda reelite psikolojide söz konusu değil, girdiler çıktıları vermiyor, ve herhangi bir metoloji ile bir bulgu elde edmiyor, ve çoğu zaman sonuçlar genellenebilecek bir nitelikte olmuyo, öznel yargılar işin içine girebiliyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir