"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yapıcı İyimserlik ve Yıkıcı Kötümserlik

Birçok bilişsel becerilerimizde olduğu gibi iyimserliği de öğreniyoruz.

Yaşamımız boyunca birçok olay yaşarız ve yaşadıklarımıza anlam bulmaya çabalarız. Bir problemle karşılaştığımızda probleme ve çözümüne ilişkin bakış açımız çok önemlidir. Çok genel kategoride baktığımızda ya iyimseriz ya da kötümseriz.

Kötümser insanlar başlarına gelen kötü olayların uzun bir süre devam edeceğini, hayatının diğer alanlarına da bu olumsuzluğun sıçrayacağını düşünmekle birlikte yaşadıkları kötü olaylara kendilerinin sebep olduğuna inanma eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir.

Yaşamdan aynı derecede zarar görmüş iyimserler ise yaşadıkları olayı geçici olan, şanssız bir olay olarak yorumlarlar. İyimserler yenilginin kendi hataları olduğunu düşünmediklerinden kötü olaya diğer insanların, şartların ya da geçici bir şansızlığın sebep olduğunu düşünürler.

Bu şekilde düşünen iyimserler yenilgiden etkilenmezler, olumsuz bir olay yaşadıklarında bu durumun geçici bir zorluk olduğunu düşünürler.

Yaşanılan olayları açıklama tarzı sebebiyle kötümser insanlar, daha kolay pes etmekte ve daha sık üzüntüye kapılmaktadır. İyimserler daha mücadeleci olduğundan yapılan araştırmalara göre de okulda, işte ve oyunda daha başarılı olmaktadır.

İyimser insanlar daha olumlu adım attıklarından aday oldukları işlere kabul edilme ve yaptıkları işlerin üstesinden gelme olasılıkları da kötümserlere göre daha yüksek olacaktır. Çünkü iyimserler daha dinamik, sağlıklı ve motive olduklarından yaşam süreleri de daha uzun olacaktır.

Kötümserliğin çekirdeğindeki temel olgulardan biri de çaresizliktir. Çaresizlik ne yaparsanız yapın olacakları değiştiremeyeceğinize dair inançtır. Yaşamda çaresiz kalınan durumlar da vardır. Örneğin; göz bebeğinizi küçültme konusunda çaresizsiniz.

Çünkü sizin kontrolünüzde değildir. Her şeyden önce insan yaşama çaresiz başlar.

Yeni doğmuş bir bebek çaresizdir, yardıma muhtaçtır, kendi ihtiyaçlarını karşılayabilecek yeterlilikte değildir. Her ne kadar ağlama refleksiyle kendisini ifade etse de bu annenin gelişini denetleyebildiği anlamına gelmez.

Aynı şekilde yaşamın son yılları da çaresizliğe dönüşür. Yürüme yeteneğimizi yitirebilir, bağırsak kontrolümüzü yitirebilir hatta anılarımızı, yakınlarımızı hatırlama becerilerimizi yitirebiliriz.

Bebeklik biterken yavaş yavaş kişisel denetim kazanılmaya başlanır. Ağlamak artık istemli bir davranışa dönüşür. Kol ve bacak hareketlerinde denetim kazanılmaya başlanılır.

Fiziksel denetimimizi kazanmaya başladıkça bu durumdan psikolojik denetimimiz de etkilenir ve kişiliğimiz yapılanmaya başlar. Özellikle ergenlik dönemine gelindiğinde fiziksel gelişim önem kazanır. Büyümede önemli bir sıçrama dönemi olan ergenlik, kişilik gelişiminde de kendini gösterir.

Kol ve bacaklardaki ani büyüme, kilo artışı ve kas tonusunun artmasıyla el kol koordinasyonu sağlamakta güçlük yaşanacağından ergende sakarlık gözlemlenebilmektedir.

Tamamlama

Ergene bu bilgiler ışığında yaklaşılması, ergenin davranışlarının sonuçlarıyla ilgili suçlayıcı ya da yargılayıcı davranılmaması ergenin benlik gelişimi için olumlu olacaktır. Sakar olduğu ısrarla hatırlatılan ergen iyimserlikten uzaklaşmaya başlayacaktır.

Bu sebeple de yeni bir işe başlama fikrine kötümser bakabileceği gibi kendine olan güven duygusu da zedelenecektir. Ergenlik döneminde olumlu kendilik imajı kazanamayan ergen bu aksaklıkları bir sonraki gelişim dönemlerine de yansıtacaktır.

Örneğin; ergenlikte yaşananlar sebebiyle kötümser açıklama tarzı edinmiş olan kişi genç yetişkinlik döneminde iş bulma süreci ve yakın ilişki kurma gelişimini sağlıklı kazanamayacaktır.

Bu sebeple fiziksel ve psikolojik gelişimin yaşam boyu düşünülüp tamamlanılamayan ya da aksaklık kalan kazanımların telafi edilebilmesi önemlidir.

Yaşamımızda kontrolümüzde olan nasıl para kazanacağımız, kimlerle arkadaş olacağımız, hangi işte çalışacağımız gibi çoğunlukla bizim denetimimizde olan seçimler hayattaki varoluşumuzu belirleyecektir.

Yaşamla ilgili düşünce biçimimiz yaşadıklarımız üzerinde denetim kurmamızı etkileyecektir.

Örneğin; “Yaptığım hiçbir şeyin bir önemi yok” düşüncesi bir tepki olmanın ötesinde kişiyi eylemde bulunmaktan da alıkoyar. Eylemsizlik de kişiyi pasif kılacağından kişinin hem kendi yaşamı hem de yakınları bu durumdan olumsuz etkilenecektir.

Kötümser kişi davranışlarının sonucu değiştirmeyeceğini düşündüğünden çaba harcamayı da bırakır ve çaba olmadığından şartlar olumsuzlukla sonuçlanarak “kendini gerçekleştiren kehanete” dönüşür. Alınan olumsuz sonuç neticesinde de kişinin kötümserliği pekişmiş olur.

Kötümser düşünce kişide farklı yıkıcıklara da sebep olmaktadır. Beynimiz çabuk karar almak ve uygulamaya geçme eğilimine sahip olduğundan bazı bilişsel kestirmeler yapmaktadır.

Bu kestirmelerin olumsuz olması da kötümser düşüncenin genellenmesine sebep olmaktadır. Kişinin yaşadığı olumsuz bir olay sonucunda hissettiği ve düşündüğü şeyler benzer olaylarda da kendini göstermeye başlar. Buna “otomatik düşünce” adı verilmektedir.

Örneğin; kötümser bir öğrenci bir sınavdan düşük not aldığında öncelikle üzüntü, öfke gibi duyguları hissedip, “Ben başarısız bir öğrenciyim, zeki değilim” gibi genellemelerle olumsuz düşüncelere kapılırsa, “Çalışmama gerek yok, ders çalışsam da sonuç değişmeyecek” sonucuna ulaşacaktır.

Kötümser olmayı yenmek için ise öncelikle kötümser olduğunun farkında olunması gerekmektedir. Otomatik olarak vardığımız sonuçları fark edip bu sonuçlara sebep olan düşüncelere ulaşmak gerekmektedir.

Bu davranışı yapmadan önce aklımdan neler geçiyordu, nasıl düşünsem daha iyi sonuçlar alırdım, alternatif olarak yapabileceklerim neler? gibi sorular sorarak bilişsel kestirmelerin derinlerine inmek kişinin farkındalığını artırıp otomatik düşüncelerini değiştirmesinde önemli bir adım olacaktır.

İlk Yorum Sizden Gelsin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir